viyana çevresi

  1. Search
  2. About
  3. Subscribe
  4. Archive
  5. Random

viyana çevresi

blogun yazarı, viyana cevresi - der wiener kreis hakkında aradığınız bilgiye hemen hemen sahiptir. ama ne gerek var şimdi?
illa internetten öğrenecem diyorsanız: http://en.wikipedia.org/wiki/Vienna_Circle

  • birinci yıl özel depresyonları

    Birçok kişinin, yurdumuzun sınırlarının dışına çıktım, artık başka bir ülkenin hava sahasının atmosferi içindeyim diye mutlu olmam gerektiği fikrinde birleştiğini biliyorum. Hatta kendim de bazen anlamsızca mutlu olmam gerektiğini söylüyorum. Yani bunun anlamsız olması, ilgili birçok soruyu beynimde yüzlerce defa evirip çevirmiş ama hala böyle bir şey düşünüyor olmamdan kaynaklanıyor. Bu yaşadığıma mutsuzluk denemez. Nereye gidersen git, değiştiremeyeceğin bir takım şeylerin seninle gelmesi, bir süre senin peşini bırakmışlar gibi gözükseler de, onların seni veya senin onları bulman sonuncunda kişiyi basan daralma; yaşanan baskı ve çözüm arayışının sonuçsuz kalarak kısır bir döngüye dönüşmesinin yarattığı depresyon denebilir. Başka şeyler de denebilir ama aklıma bunlar geldi.

    Ve bu durum ertelenerek, görmezden gelinerek aşılabilir. Asla yok olmayacağına dair tutucu bir inanç geliştirdim. Çünkü bugün aklıma, ben neden memnun değilim diye sorduğumda, bu sorunun bana küçükken ailem tarafından da sıkça sorulduğunu hatırladım. Ben, o asla hiçbir şeyden memnun olmayan çocuktum. Bunu hatırlayım, baya bir geçmişe gidince fark ettim ki, kendimin farkında olduğum en ilk zamanlarda, yani çocukken falan demek istiyorum, o zamanlarda da memnuniyetsizlik geliştirmekte üstüme yoktu herhalde. Ve bu hatıra ve içinde bulunduğum durum bana şunu soruyordu: ‘’Acaba huzursuz bir ruha mı sahipsin?’

    Ve neyse ki, ruhumun en huzurlu, depresyon belirtisi göstermeyen hallerinin bende eşkâli mevcuttu. Hayatımın belli parçalarında, birçok sorumluluktan, belli başlı yapılması gerekenlerden kendimi muaf tutabilmek için elimden geleni yapmış, başarılı da olmuştum. Ve hissettiğim görece yüksek özgürlük duygusu, depresyonu elverişli tüm durumları ortadan kaldırmaya yetiyordu.

    Ülke sınırlarımızın dışına kendimi ihraç etmemin bugün birinci yılı… Ne yazık ki, aklıma komik bir şey gelmiyor. İç huzurum lime lime olmuş bir şekilde, oturmuş bu saçmalıkları yazıyorum. Sizlerle komik maceralarımı paylaşmak isterdim, hatta unutmazsam maddeler halinde bu yazının sonuna ekleyebilirim ama dürüst bir şekilde söylemeliyim ki; herkes şanslı doğmuyor!

    Bir tarafım durumla alakası olmamasına rağmen, aklına o geldi diye ‘ güneş balçıkla sıvanmaz’ derken, bir tarafım da bu kadar ciddi bir şeyler yazmayı yediremiyor.

    Tüm bunlar hormonlarımın bana bir oyunuysa bile, şuanda odamdaki Lituanyalı kızın buhar olup uçması, yutulacak bir mavi hap ile en az 5.000 Almanca yeni kelimenin beynimde kullanıma hazır bir noktaya yerleşmesi, havadan para yağmayacaksa bile çalışarak yetecek kadar para kazanılması, ışınlanmanın bir an önce icat edilmesi ve sadece felsefe öğrencilerinin kullanabilecek olması imkânsız olduğundan, bağlantılı sorunlarımın çözümüne sadece kendime defalarca bir süper kahraman kadar cesur, yenilmez, azimli, atak, gözü pek olduğumu ve zihin gücüme her zaman güvenebileceğimi tekrar ederek ulaşabilirdim.

    Yazımı ‘sıradan bir yetişkinin satırlarını okudunuz’ diyerek tamamlamak istemezdim ama komik anılarım maddeler halinde şeyolmadışimdizihinciğimde.

    Posted on November 5, 2011

  • bu iyiyle kötü kim acaba ya?

    Cahillik affedilmeli mi? İnternetim kesildi, oda arkadaşımın aşırı upload yapması yüzünden (detaylarına girmiyorum) ve kız diyor ki, kızma bana ama bilmiyordum.

    Gerçekten kızmamalı mı? Cahildi bir de mağdur mu oldu? Şimdi odaya ilk geldiğinde, internetin olabilmesi için kayıt yaptırıyorsun ve o sırada sana hesabını kontrol edebileceğin bir adres veriliyor. Ve ne kadar upload yapabildiğini, hatta bilmiyorsan upload’un da bir sınırı olduğunu buradan öğrenebiliyorsun. Kızın orada ne olduğuna dair en ufak bir merak taşımadığını düşünmüyorum. Film indirmeyi bildiği halde upload-download nedir bilmiyordu. Yine meraksızlık sonucu olduğunu düşünüyorum, öğrenebileceği halde öğrenmemişti.

    Ama öğrenmediği, yani dolayısıyla bilmediği bir şey, yok mudur insan için?Yani ‘hiç yok’ öyle bir şey. Ama o zaman bir bilginin varlığı, birinin onu bilmesine veya edinme olasılığına bağlı olurdu. İnsan çok kibirli bir şeydir dersek, bu da doğru olabilir, ama o mesela arsenik ve yeni yaşam formları olayında, salak insan türü onu bilmiyomuş daha önce diye öyle bir şey yok değildi heralde.  O zaman her zaman bilmeme ihtimalini göz önünde bulundurmak gerekir, bu da insanı meraklı yapar.

    Onu da yapmazsan, bir şey sen bilmiyorsun diye yokmuş gibi yaşarsan o zaman hiçbir zaman öğrenemezsin.

    Bu kendi suçu olmuyor mu şimdi?

    Bir de bu meraksızlığı ve bir konu hakkında yeterince bilgi edinmemişliği başkasının başına da bela açıyor. Şimdi ben bu insana kızmalı mıyım? Beni işlerimden ve zevklerimden 3 günlüğüne alıkoydu. ‘Ama ben bilmiyordum’ deyince kasten yapmadığı için öfkelenmemeli miyim? Çok saçma. Niyetine mi bakmalıyız. Kötü niyetle bir şey yapmadığı için falan mı? Yine çok saçma. Yok bi de kötü niyetle yapsaydı. O zaman dövüyor muyuz? Yani demek istediğim beni bile bile internetsiz bıraksa zaten kızıp öfkelenmekten daha başka şeyler yapmak isterdim, ama ne yapabilirdim cidden, dövecek miydim? İnternet kablosunu mu saklardım? Napabilecektim ki? Hiç bişey. İki durumda da sinirlenmekten başka bişey yapamayacaksam, bilerek veya bilmeyerek yapmış olması bişeyi değiştirmiyor demektir. O zaman beni bağlamaz, onun bilmiyo oluşu..

    Sonra bir de kızın acaip bakışlarından, aklıma şöyle bir soru geldi. Ben en başta bu kıza neden ‘iyi bir kız’ demiştim. Sevimli falan gözüküyordu, düzenliydi, düzensiz oluşuyla beni rahatsız etmeyeceğini düşünmüştüm. Günlük hayatımda faydama olacak birkaç özelliği için, ki bunların hiç birinin ahlaksal iyi’yle bir alakası yoktu. Yatağını toplamayı biliyorsal bir iyi, sabahları erken çıkıyor akşamları ben uyuduktan sonra geliyorsal bir iyi. Olsa olsa kıza ‘elverişli’ denebilirdi, oda arkadaşı olmaya elverişli.

    Bu iyi’yle kötü baya iyiymiş. Düşünmesi zevkli yani… Platon olsun, Kant olsun, Nietzsche  olsun, filozof arkadaşlar zaten bol bol düşünmüşlerdi ama bi de ben düşüneyim.

    Bir insanı iyi veya kötü yapan ne mesela ya?

    Adaletli adaletsiz olmak mı? Mesela adaletin söz konusu olmadığı, yani ortada adil davranmakla ilgili bir durum olmasa…

    Mesela yalan söylemeyi kötü bir şey olarak alsak, bu eylemdeki kötülük ne oluyor? Gerçeği söylemediğin için mi kötüsün? Ama yalan söylediysen, gerçeği bildiğini farz ediyorsun. Gerçeğe hakimsin yani, o zaman diğer ‘iyi’ insan da hakim olsaydı, biz mi dedik olmasın diye. Ama bir de şu var:  Yani ‘aslında gerçek olmayan’ bir şeyi saklamak ya da çarpıtmak adına yalan söylemiş olabilirsin. Birini gerçek olandan uzaklaştırmak niyetindeyken, kendin de yalan söylerken, esas gerçeğin çok uzağına gitmiş olabilirsin. O zaman kurban rolündeki ‘iyi’ de, yalanı söyleyen ve ‘kötü’ diye adlandırdığımız yalan söyleme eylemini gerçekleştiren ‘kötü’ de gerçekten bihaber duruma düşer. Bu durumda gerçekliğinden emin olmadığımız bir konu hakkında yalan söylememeliyiz mi yani? Euheuhfue

    Yalan söyleyerek kötü olmak isteyen biri demek ki gerçeklere hakim olmalıdır. Şöyle ki, iyi olanın doğru olduğunu düşündüğü bir şey var diyelim, ve kötü gelip onun zararına, kendisinin de yararına olacak bir şekilde, iyi’nin doğru olarak bildiği şeyin aslında olmadığını söylüyor.

    X vardır-iyi’nin bildiği

    X vardır-kötü’nün bildiği

    Kötünün yalanı: X yoktur.

    İyinin doğrusu değişirse: X yoktur.

    X gerçekten yoksa:

    Kötü yalan söylemiş olmaz.

    İyi ise doğru’ya sahip olmuş olur.

    O zaman kötü diye biri ya da bişey kalmaz.

    Demek ki kötünün X’in var olduğunu kesinlikle bilmesi gerekir.

    O zaman gerçek bir yalancı olabilmek için doğruya ya da gerçeğe, neyse onun adı ona hakim olan kişi olmalıyız. Peki öyle biri kötü olabilir mi? O kötü kişi, sırf iyi’nin doğru diye bildiği şeyi yıktığı için mi kötüdür? Kaldı ki, iyi kişi, kendi bildiğine de, kötü kişinin söylediğine de inanmayıp, gerçeğin veya doğrunun neyse işte, onun peşine kendisi düşebilirdi. Bu peşine düşmeyen insan için kolaylıkla, kendisinin önceden doğru diye bildiği şeye de herhangi bir sorgulama olmadan inandığını, öylece doğru olarak aldığını ve eğer kötü insan ona yalan söylediğinde bu yalana da inanırsa, şüphelenmeden, kendi bildiğini bir kez daha gözden geçirmezse –ve yalan diye söyleneni de- o zaman bunun yine onun suçu olduğunu söylemek mümkün olur… Benim geldiğim sonuç, yalan söylemenin ahlaksal boyutundan çok daha önemli bir nokta, yalan söylenen durumda taraflardan en az birinin kesinlikle salak konumuna düşeceği oldu. aşskdeuh

    Dilimizdeki ‘salak yerine koymak’ böyle bir şey mi olsa gerek. Yani fark etmez, 1.beni salak yerine koydun ama ben anladımàburada birisi ‘kötü olarak adlandırılıyor ama aslında sonradan düşündüm de her iki taraf da işin sonunda, çok vakit kaybetmeden gerçeğe hakimse mutlu son.. İlla arkadaş olacaklar diye bir şey yok. 2. nasıl salak yerine koydum amaàkötü burada, kendisi de gerçeğe hakim değilse iyi’nin yanında kendisi de salak oluyor. 3. yıllar sonra salak yerine konulduğunu öğrenen iyi’nin ‘beni salak yerine koymuş’ demesi à kötü burada çoktan atı alıp, üsküdarı geçmiş, iyi ise bunu öğrenmesine sebep olan mucizeye sevineceğine, hala üzülmektedir.

    Evet görüldüğü üzere, 2/3 oranından da anlaşılabileceği gibi, iyiler her zaman kazanır diye bir şey yok. 1. ‘de kötü kişi bir arkadaş kaybediyor veya hiçbir şey kaybetmiyor. 2.’de kötü belki kandırarak bir arkadaş kazanırken, iyi yine eli boş dönüyor evine.  3.’de kötü kişi, çekilişle bizden bir at kazanıyor. Demek ki neredeyse her zaman kötü’ler kazanıyor.!

    Posted on October 19, 2011

  • Plays: 0
    [Flash 9 is required to listen to audio.]

    Posted on January 6, 2011

  • komşumuz javad’ın pilav’ın ne kadar hassas bir konu olduğuna değinen enstalasyon’u. hepimizin örnek alması gerekiyor dedi selçuk. asfdafs

    komşumuz javad’ın pilav’ın ne kadar hassas bir konu olduğuna değinen enstalasyon’u. hepimizin örnek alması gerekiyor dedi selçuk. asfdafs

    Posted on December 14, 2010

  • doğru yer doğru zaman, ama yanlış insanlayım. hep ama.

    ne zaman dış dünyada başıma güzel bişey gelecek olsa, yanımda ekip satıp bırakıp gidip o tesadüfün tadını çıkaramayacağım biri oluyor. yalnız dışarı çıkınca da bu tip olaylar başa gelmiyor.

    yine yanımda çok sevdiğim biri var ve fakat telefonla uzunca bir görüşme yapması gerek. o sırada 

    bu resimde görmüş olduğunuz, -gerçi şuan farklı görünüyor ama bunu buldum-pek sevimli dört tarafı müzelerle çevrili, kendisine ‘avlu’ diye hitap edebileceğimiz bu yerde bi takım bar ve eğlenen insan oluşumlarına rastlanıyor.

    http://www.mqw.at/ buradan da nedir diye bakılabilir.

    neyse işte ben bekletildim, bekletildim, hava beni dondurdu, arıyorum yok bu arkadaş ve neyse nihayetinde üzeri kapalı bir bölümde kendisini buldum. netice de hala üşüyor ve sıkılıyordum. oh neyse hemen bi uyuşturucu bağımlısı beni buldu da rahatladım. kendisi, alışveriş poşetleri ve ben bağdaş kurup oturduk. ismi klaus, getrude, luthi veya başka bişey, bilmiyorum, ben unuttuğumdan değil, kendisi dört defa farklı bir isim söyledi. bana bir kehribar hediye etti ve biz çok mutluyduk. kafası taşak gibi olmuş bi insanın kız kardeşine beyaz yün bi kazak almış olması çok tuhaftı. ne kadar iyi bi insansın klausgetrudeluthi.

    sigara sarmıştım tam yakmaya hazırlanıyordum ki, bir genç yaklaşıp sigara verir misin dedi, olur dedim bunu al, ama istersen yenisini sarayım güvenmiyorsan, ama boş sigara yani güvenebilirsin dedim. o da bana çıkarıp para vermeye çalıştı. sinyalci değildi. bilakis kendisi slovakya’nın drum n bass dijeylerinden biriydi. kız arkadaşı geldi, kız arkadaşına sigarayı uzattı. çok tatlı sohbet ettik.

    yollarımızı ayırdık sonra. feysbuk çok iğrenç miğrenç de olmasa napardık, sonsuza dek roman ve miroslava’ya veda etmememi sağladığı için sevgili feysbuk’a burdan teşekkürlerimi iletiyorum.

    bundan sonra sokağa yalnız çıkıcam.

    Posted on December 14, 2010

  • güne, love story ile uyanmak.

    kurutulmuş gülden daha korkunç bir şey varsa o da love story adlı noninoni’dir.adı bile tüyler ürpertirken, sevgili yan oda komşumuz iranlı javad, 1 haftadır yemiyor içmiyor döndürüp dolaştırıp sabah 8 bucuk itibariynen play tuşuna basıyor.

    insanları anlatayım o zaman biraz. javad, yan odadaki komşumuz, kendisi barbie bebeklerin onun bunun yarattığı güzellik algımızın epeyce dışında, sanıyorum bu yüzden uzun yıllar kah orda kah burda dışlanmış olmalı. velhafızı kefal, ben henüz viyanaya ve bu odaya ayak basmadan önce javad bey, oda arkadaşımı ve onun arkadaşını iki defa polis amcalara şikayet etmiş, ve polis amcalar da donut’larıyla birlikte kapıya dayanmışlar. neyse her türlü sesten nem kapan bu arkadaşımız, geçtiğimiz haftalarda benim akşam 11’i 15 geçe açtığım yüksek volume üzerine duvarımızı yumruklamıştı. ertesi gün mutfakta kendisine yakalandığımda, o bir yandan yaptığımızın ne kadar terbiyesizce olduğunu anlatırken, ben ‘bir yabancı için ne kadar hızlı almanca konuşuyor’ diye düşünüyordum. neyse beynim tırmalanmaya başlayınca, evet çok haklısın ayıp ettik abi, dedim. daha da uzatınca, daha da uzatıcak mısın, haklısın dedik dedim. ama sonra onun her konunun üzerine bu denli fazla gidişinin, reddedilme psikolojisinin bir uzantısı olduğunu farkedince, sosisleri çevirirken bir kaç şefkatli cümle kurdum. ve sonra o da benim harika bi insan ama oda arkadaşımın tam bir şirret olduğuna karar verdi, böylece artık arkadaş olmuştuk. sonrasında oda arkadaşımı, tam olarak anlayamadığımız bir sebepten, -önce buzları eritmek için yapılan bir teklif olduğunu düşündük- 2 gün boyunca ve reddedildikçe artan şiddetlerde kahve içmeye davet etti. gizli numaralardan yapılan sessiz aramalar da bunlara dahildi. ve sonuç olarak, oda arkadaşım ona reddetme sebebi olarak güçlü kaslı iri ve yapılı erkek arkadaşını gösterince ses seda kesildi.

    gel gör ki, sabahtan akşama kadar love story çalıyor. kulaklık javad, javad kulaklık. tanışın. sonraki planım bu.

    ama tabii oda arkadaşımın kulaklığından sabah 10’dan bu yana fatmagül’ün suçsuz sesi’nin gelmesi… kulaklarım acıyor.

    ahmedinejad ve chavez için gelsin Lav Sıtory 

    Posted on December 14, 2010

  • geçtiğimiz hafta şehrimizde gerçekleşen muhteşem olay!!! ahaudsahds

    sen mi çektin diye soranlar için edit:  yok ben çekmedim.

    Posted on December 12, 2010

  • apollo vs. dionysus/bacchus

       

    haftasonu, oraya gitmemem konusunda daha önce uyarılmama rağmen merakıma yenilip, literatürde viyana’nın en büyük ‘disko’su olarak geçen bir ‘yer’e gittim.

    gördüklerim ‘aman da ne kadar hardcore’du demiyorum bu yazıda, sadece göz zevkimle ilgili, Pınar’ın çıplaklar plajına gittiğinde yaşlı dedeleri çıplak gördüğünde yaşadığı problemi yaşadım. ahah.

    yine bir takım otobüs kaçırmaların yaşadığı gece yarısında, donmuş bir halde ‘disko’nun bulunduğu bölgeye ulaştıktan sonra, yine ters yöne yürüdüm ve sonra tekrar doğru yöne. ve tekrar birine yolu sormam gerektiğinde yolda sadece iki seçeneğim vardı: türk’e benzeyen adam ve bir apaçi. türk’e benzeyen adama yolu ingilizce sorarak başımdan atabileceğimi düşündüm, ben de oraya gidiyorum diyerek planlarımı alt üst ettiği gibi hemen nereden geldiğimi sordu. ben de keşke almanca ve ingilizce dışında bir de sırpça bileydim sırbistan falan derdim diye düşündüm ama yok kaçınılmaz son, adam türkçe konuşmaya başladı. ‘Baytarım ben de, iranlıyım, Phd yapmaya geldim’ dedi.

    neyse bir şekilde ondan kurtulup içeri girdiğimde önce bodyguard abiler’e şaşırdım, montumu verdikten sonra bir kart tutuşturup elime, kameraya bakın diyip fotoğrafımı çektiler. içerde para ödemiyorsun ve kartı kredi kartı gibi kullanıyorsun ve çıkarken ödüyorsun. yani, altı üstü bi disko değil mi neden bu kadar abartmışlar diye düşünürken, içerisinin altı üstü bi disko olmadığını girdiğim gibi anlamış oldum.

    içerde insanlar hangimiz daha güzeliz çekişmesi içindeyken ben ve arkadaşlarım hangisi daha çirkin diye düşünüyorduk. kızlar aşırı solaryum nedeniyle turuncu, ince kaşın çok iyi bişey olduğu fikrinin abartılması sonucu kaşsız ve çıplak denecek kadar dört bir yandan dekolteliydiler. Kafalarından ayak bileklerine kadar kas yığını olan, boyları ortalama 1.65 civarlarındaki yüzlerce erkek ise aşırı testosterondan ne yapacaklarını bilemez halde dolanıyorlardı.

    ürkütücü bir yer olduğunu düşünerek, dekorasyona odaklanmaya karar verdim. herşey harika, kendimi las vegas’ta bile hissedebilirim. şimdi bir de insanlar nasıl kopuyor onlara bir göz atalım. bir adet devasa bir disko ve müzik zevkinize (zevk dediysem yani…) göre seçebileceğiniz daha küçük ama normal bir mekan büyüklüğündeki diğer seçenekler var.

    o kadar seviyeli anlatıyorum ki…

    aşırı büyük devasa yerde, ben gelmeden az evvel bir takım dansçıların gösterilen noktalarda dans ettiğini öğreniyorum. neyse bir de o halde eva’nın bir türlü dindiremediğimiz r&b aşkına uyup, diğer bölüme geçelim. hooooooov, hoooooov dostummm tamam yavaş! neler mi var? ım, bir adet iki adamın arasında tost olmuş kız, bir adet memelerini savurarak dans eden uzak dogulu abla, onlarca şaşkınlık verecek derecede çirkin erkek, neyse orda kıyafetlerle yapılan toplu seksin ayrıntılarını veremeyeceğim. şoklardan şok beğenip birine girdikten sonra, tekrar diğer arkadaşlarımızın yanına döndüğümüzde artık tükenmiştim, ya bunların hiç birini görmüyormuşum gibi dans edecek, ya da gidecektim. 10 euro giriş parası verdiğimizi öğrenince bu ‘çirkinlikler’ müzesinde ne şekilde eğlenebileceğime odaklanmaya karar verdim. 

    yani gerçekten ‘dev bir orgy’. ve ‘baytar’ peşimde. dans edelim diyor. galiba delirdi. max’a asla yanımdan ayrılmamasını tembihliyorum. biraz sonra tekrar yer değiştirip, küçük bir yeniyıl pazarı süsü verilmiş bölüme geçiyoruz. nası bi kafadalar anlamıyorum. oturup yapılan yatırımları düşünüyorum, bütün bunlara yatırım yapan adam veya adamların o an orda olup olmadıklarını düşünüyorum. yani acaba, abi bişey yaptık ama fazla mı oldu acaba, diye düşünmüşler midir?

    orada daha fazla kalamıyoruz, yine bir grup insan birbirine sürtünüyor zira. sonra tekrar r&b bölümüne gittiğimizde, gece artık ilerlemiş. dj bi şekilde taşak geçiyor olmalı insanlarla, shakira’dan waka waka’da bile ateşli ön sevişme devam ediyorsa artık son numaramızı da yapabiliriz diyor adeta ve ortadaki yuvarlak barın tepelerine mum gibi 4-5 tane çıplak kız çıkıveriyor. töbeler olsun. gözlerim dağlanıyor bu noktadan itibaren. o dansçı ablaların yanına sonradan dahil olan, dansçı ve kaslarından değil dans etmesi kıpırdaması bile mümkün olmayan abiler de işin tuzu biberi oluyor. güler misin ağlar mısın.

    sen de Dionysus ben diyim Bacchus orada birinin parmağı vardır heralde. farkedilmeyen muhafazakarlıkların biraz belirginleşmesi açısından iyi bir fırsattı, onları da sildik. ama mesele o değil. göz zevki diye birşey var. o bir kenara da, bir ara, çok eskiden ‘nihilistler intihar etsin o zaman’ diye birşey vardı. ahahaha. neyse işte bana kimin dediğin hatırlamıyorum da, ‘hiç bişeyi bu kadar ciddiye almıyosan, nihilist olursun’ demişti. neyse tabii ki ‘birşey olup olmamayı’ da ciddiye almadığım için bunun üzerine pek fazla durmayacağım. ama orayı gördükten sonra ciddiyetimden yine gidenler gitti.

    Posted on December 8, 2010

  • Plays: 0
    [Flash 9 is required to listen to audio.]

    Posted on November 30, 2010

  • toplu eserler. günlükler. kimseyi ilgilendirmeyen zevzeklikler. sıradan bir insanın sıradan bir rörörörörörörörörörö

    Bugün, bilen bilir-uğruna sabır taşına dönüştüğüm viyana’nın 25. gününü yaşadım. ve bugün o günlerden biriydi. geç kalmak istenmeyen yere geç kalınan, avrupa’nın ortasında bir adet koca metro güzergahının işlemesine engel olan, tüm şehri dolaşmadan gideceğin yere gidemezsin diyen günlerden. arkadaşların ‘yoo öyle bişey yok yarın gidiyoruz’ diye rahatça plan değiştirmeleri üzerine geri dönülen odadan çıkıp,yan bir şekilde yatmak yerine çikolatalı kekle motivasyonu yakalayıp ders çalışabilmek adına önünde dikilip, bir topkekimsişeyiçin1.80euro mu diyip yine de 2 euromu atıp, otomatlardan korktuğumun başıma gelmesi ve kekimin düşmemesi, orda takılı kalması, işte artık böyle küçük dertlerim var dedirtti bana. hemen bir değil iki çocuk çağırıp otomatı tekmelettim. lost’un son bölümünde sawyer’ın da başına geldiydi bu, ebe-kadın da fişi çekmişti falan. hemen dedim fişi çekeyim, ama işte daha cesaret olayında o raddeye gelemediğimi farkettim. götüm götüm odaya geri döndüm.

    velhafızı kefal, bugün o gündür dedim. yaz kızım.

    1. Gün

    Havaalanındayım. Telefonum susmuyor, kimseye veda etmemişim. Çünkü piotr gruszk. (son harfini vermiyim -atıf) isimli kişi bana demiş ki, sen ne kaydını uzatırsın, ne de kayıt olabilirsin. ben yine de bir takım hissizlikler içinde, gidiş dönüş biletim, schengen’im cebimde viyana’ya gidiyorum. havaalanında geçirdiğim bir kaç saatte, vatani görevini anladığım kadarıyla kah bir motosikletin başında nöbet tutarak, kah otobüs şoförlerine kimlik sorarak yerine getirmeye çalışan arkadaşım bile beni arıyor. bir telefon geliyor, biri arıyor, diğerine veriyor, sonra diğerine veriyor, beklemede birileri bekliyor. ve sonuçta hepinize burdan teşekkür ediyorum, viyanaya ayak bastığımda hiç şarj bırakmadığınız için ahuashaeasd

    ve sonra şarjsız telefonumla, yine hiç bir heyecan duygusu barındırmayan bedenim, neden heyecansızım lan bu kadar diye kendini sorgulayan bir ben ile, viyanada doğmuş büyümüş ancak hangi metroya binmesi gerektiği konusunda en az benim kadar çaresiz Salih’le tanışıyorum.

    Salih beni bir durakta bırakacağını söylüyor. İnince neyse oraya da geleyim diyor. Şuraya gideceksin diyor yanımda yürüyor, çantamı taşıyor. neyse artık geleceğimiz yere geldik, tek başıma bana evini açmaya gönüllü olan arkadaşımı beklemeye başlıyorum. etraf gri. heryer gri. açıkçası çirkin.

    arkadaşım geliyor ve beni odasına götürüyor, peki her yerin hala gri olması? diyorum. akşamında birtakım yeşil alanlar beni hemen etkiliyor, oksijen var en azından.

    2. Gün

    Okula gidip kayıt yaptırmam gerek. içimdeki bütün enerjiyi piotr adlı bokkafalının karşıma çıkmaması için evrene yolluyorum. ilk etapta hemen en ucuz kursu seçiyorum ve bir başka odaya gönderiliyorum. bir adam var. önünde piotr gruszk. yazıyor. işte sıçtığım an. sonra dünyanın her yerinde ‘olayın özünü kavrayamamış’ insanlar olduğu gerçeği içimi rahatlatıyor. 2002’de aldığım pasaportumun ilk sayfasına bakıp geçersiz bu diyor. içimden zaferimi kutlayan hareketler çekiyorum. ‘sizce olabilir mi öyle bir şey?’ diyorum, çok havalıyım. çok havalıyım ama evsizim. odaya yerleşmek için ihtiyacım olan ‘birileri’nin sadece 12’ye kadar çalışıyo olması, bütün havamı söndürüyor.

    3. Gün

    Odasında kaldığım arkadaşımla bir yürüyüşe çıkıyoruz, burdan belirtmek isterim ki, aslında susup sadece bütün duyularımla o güzel güneşli günde şehre bakmama, koklamama, duymama izin verseydi belki o kadar uzamazdı mevzu ama… konu, önce benim neden viyana’da olduğumla ilgiliydi. kağıt üzerinde, felsefe bölümünde master studium denen şeyi yapmak üzere burada bulunuyorum. gerçekte ise sebebine, bir çeşit inanç tazeleme diyebiliriz. ciddi olan şeyler, ciddi bir şekilde ağızdan çıkan herşey beni öylesine itiyor ki, şuan giderek ciddileşmiş olmak beni yazdıklarıma yabancılaştırdı. işte o gün de, neredeyse hayatımızın anlamından ya da amacından bahsetmeye çalışan -ki bana göre oldukça ilkel bir dille konuşulmalıdır- bir konuşmanın ortasında ‘sosyal konsensus’ denmesi, beni güldürdü. Ve 3. ve 4. günümün bir kısmı, kendini ifade etme biçimiyle dalga geçtiğimi düşünen iyiliksever bir arkadaşın beni öldürmek isteyen bakışları altında geçti.

    Ama yine de o günün akşamında ‘pinpon oynayalım’ teklifim bir grup insan tarafından kabul edildi ve üç saat havasız bir odada pinpon oynama deneyimini de tatmış oldum. buradan bana masa tenisi raketiyle, büyü yapmadan, gerçek vuruşlar yapmayı öğreten, adını hatırlamadığım kontrbas çalan alman çocuğa teşekkür ediyorum. ve siz diğer, nefesli çalgılarıyla çalışmaya çalışan uzak doğulular, sizi pinpon odasından çıkardığım için özür dilerim.

    5. Gün

    Bazen bir şeylerde ısrar etmiceksin işte, sonunda günlerce sırt ağrısına sebep olabilir.kesinlikle, biran önce kendi odama yerleşmekte ısrar edip, bütün eşyalarımla yurda geldiğimde, 336 euro birden ödemem gerektiğini nerden bileydim. sonra o eşyalarla metrolardan metrolara, 12’den önce tekrar yurtta olabilme çabasıyla koşmak parayı alıp tekrar yurda koşmak ve her yerinden piercingler fışkıran bir kızın bana bokmuşum gibi davranan tavırları içinde, anahtarımı elimde tutmanın sevinci, ayın 9’u olması ama benim dönüş uçağında olmamamın coşkusu, oda arkadaşım acaba romanyalımıbosnadanmıalmandırinşallahadiavusturyalı olsunlarla bir kat yukarı çıktım.

    kapıyı açan kıza, biliyorum 1 ay önce gelmem gerekiyordu, çok üzgünüm eminim buraya hiç çıkmicakmışsın gibi yerleşmişsindir, geldiğim için beni affet, nerden mi, türkiyeden deyişlerim……ve kızın bana, türkçe, anadilimde, ahahaha ay ben de türkiyeden diyişiyle hayallerimin yok olması.. sadece kendisinin değil, odanın en ücra köşelerine kadar erkek arkadaşının da yerleşmiş olması… hemen gardımı aldım, ben gelene kadar sen buraları temizlersin canım hadi…

    duvarda asılı olan seksi vampir illüstrasyonlarına, gotik misin kız sen, şeklindeki yumuşatılmış tepkime verdiği, evet ama mutlu gotik, cevabına hayran kalarak çıktım gittim. neyse ki kettle’ı var.

    ve tabii ki o farzı ben de yerine getirmeliydim, dünyanın öbür ucunda bile olsa, 3-5 otobüs, ayakla gitmek, metrolara inmek binmek pahasına da olsa ikeaya gidip kendime küçük bir çeyiz yapmalıydım. yaptım, üç gün sırtım ağrıdı valla.
    tekrar odaya geldiğimde, oda arkadaşımı iyice bilinci kapalı bir biçimde buldum. ve ardından bana arkadaşlarıyla tanışmak istermiyim diye sordu. işte, o karşı koyarsam sonsuza dek dışlanma ihtimalim olan, bir yandan da allahım ben türkçe bile konuşmak istemiyordum burda neden neden gelme üstüme dedikçe üstüme gelen durum.

    ve bi an sessizlik oldu. kız dedi ki, ya dayanamiçam sorucam, takılıyomusun? yine cevabı çok şeyi değiştirebilecek, yine peşimi bırakmayan… ve böylece viyanaya gelişimi de kutlamış olduk.

    8. Gün

    8. gün garip bir gündü. bir haftam tamamlanmıştı ve kader günüydü, o gün oturma izni için eksik evraklarımı yollamam için son gündü. 8. gün olan perşembeden önceki cuma yatırdığım okul bilmem bok püsürü, hala okulun eline geçmemişti. ve buyüzden bana en önemli ve tek eksik kalan belgemi vermiyolardı. yabancı öğrencilerde bolca bulunan bir kredi kartıyla eğer tekrar ödersem anında geçiyordu hesaplarına ve bunun üzerine, okulun önünde türk avına çıktım.

    evet türk avı. pardon bakarmısınız, pardon, acaba sizde şey, hım yok mu tamam, pardon bakarmısınız, isterseniz bankaya gidip yükleyebiliriz, çok acil, pardon pardon, ay pardon ben sizi türk şeettim…böyle sinyal çekmek olmaz olsun.

    Oturma izni denen şeyin, sadece çok uzun süre burda oturmanı sağlayan şey olduğunu, bir turistin de vizesi ne kadarsa bir şehirde o kadar kalıcı olabileceğini elimdeki öğrenci kartım, ikametgah kaaadım, bankayla ilgili şeyler falan yani bi insan bi yerde yaşarken elinde ne varsa elimde olan şeylerden anladım. ve 8. gün türk arkadaşlarımın cabbar ve girişken ruhları sayesinde sızdıkları ve üstelik para kazandıkları viyana türk konsolosluğunda, ben de kırışık beyaz gömleğim, siyah pantolonun yerini tutması beklenen kotum ve çıplak ayakla yürüyomuşsun hissi veren (herkes onu nasıl giydi hala anlamıyorum) ödünç bez ayakkabılarla, elimde benim ağırlığımda tepsilerle güler yüzlü hizmetin adı olarak çalışıyordum.

    tarihte o günler şöyle geçecek: hiç bir olayın olmadığı güzel ülke avusturya’da, türklerin entegrasyonuyla ilgili söylediği bir takım sözler üzerine kendinden söz ettiren viyana başkonsolosu, ülkede bir kaç gün ‘olay’ varmış hissi yaratmıştı. ben ise tarihin o gününde, ilk defa devlet erkanından kişilere, politikacılara, sanayi ve iş adamlarına sosis, börek, kanepe, ardından tulumba tatlısı gibi şeyler ikram ediyor bir yandan da perdenin arkasında şarap yudumluyordum. bir sarayın içinde, elinizdeki kırmızı şarap, sarayın mermer duvarlarına doğru yola çıkıp da beklenen son gerçekleşirse, elinize cam sil alıp bunu temizlemeye çalışmayın. kalıcı hasar bırakıyor.

    25. Gün

    Evet, ilk bir haftamı böylece özetlemiş oldum.

    ilginç daha başka şeyler de oldu. onları da anlatıcam ama beklentileri çok yüksekte tutmak istemem. sadece sürekli cesaret testleri falan yapıyorum.

    bugün ah o otomatın fişini çekseydim. 1 puan yazıcaktım haneme.

    ha bi de bugün, yine vaktimi çok değerli bir şey için harcadım. sabahın erken bir saatinde markete gittim ve çeşitli şeyler aldım. sonra türkiyeyle aradaki farkı anlamak adına migros’un internetten alışveriş sitesinden tek tek bütün ürünleri sepete attım. veee vee evet burda, gerçekten kardayım. sürekli makarna, balık pane ve pizza yemeye devam edersem hep karda kalacağım.

    Posted on November 30, 2010

  • staff
  • insightintobeautifulminds

Field Notes Theme. Designed by Manasto Jones. Powered by Tumblr.